11 Nisan 2020 Cumartesi

Gülmekle ağlamak arasında bir yerdeyim... İçim acıyor...Sonra bir yanım "Yapma sakın! Bak güvendesin!" diyor. Aklımla her gün kavga ediyoruz. Kaygılarımı ortaya salalı zaten çok oldu.

Bir gün alışmışım gibi geliyor her şeye bir anda...Vay be... İlk vaka 11 Mart...Bugün 12 Nisan!... O zamandan bu zamana ailem ve marketteki esnaf dışında kimseyi görmedim... Sanki evimin sınırları dışında bir dünya yokmuş gibi... Ya da o sınırları aşınca bomba patlayacakmış gibi...

Sonra bir sabah ya da bir gece-tıpkı bu gece gibi- her şey o kadar anlamsız geliyor ki... İzlediğim dizi filmlerde insanların birbirleriyle tokalaşmalarına, yan yana durabilmelerine, birbirlerine bir şey uzattıklarında steril etmeden alabilmelerine şaşırırken buluyorum kendimi...Biz de bunları yapabiliyorduk halbuki... Sevdiklerimizi görünce kocaman sarılabiliyorduk. Canımız sıkılınca ya da dertlenince bir dostumuzun kapısını çalabiliyorduk. "Hadi bu akşam biraz eğlenelim! Ne zamandır evdeyiz!" deyip miskin eşi dostu evden çıkarıp kahkalarla eğlenceli akşamlar geçiriyorduk...

Sevdiğimiz biri üzülse, ağlasa hemen koşup göz yaşını silebiliyorduk. "Göz yaşına dokunabiliyorduk!". Gerçekten, fiziken dokunabiliyorduk. Gögsümüze sıkıca yaslayıp belki de sessizce sakinleşmesini bekliyorduk. "Her şeyimizle yanında" olabiliyorduk...

Şimdi... Bir ekrana kaç kişi sığarız diye hesap yapıyoruz. Yanında olmasak da nasıl yanındaymışız gibi hissettiririz diye uğraşıyoruz. Ekrana öpücükler gönderiyoruz." Çok özledim"cümlesi 2020'nin özeti gibi... Dijital hayata geçiş diyorlar.... Konserler dinliyoruz. Online meditasyonlara katılıyoruz.
Hiç tanımadığımız insanlarla 50-100 kişilik gruplarda kendimizi anlatıyoruz.
Sonra... Sonra o ekran kapanıyor. Kısa bir süre rahatlama... Güvende hissetme... Ve tekrar tavanla yüz yüze geliyoruz. Eee ne değişti şimdi? Neden bunların hiçbiri bize kısa süreler dışında bir fayda sağlamıyor.

Çünkü sevginin dijitali olmaz. Sarılmanın dijitali olmaz. Birini güvende hissettirmek için yalnızca sözler yetmez. Ben senin heyecanını hissetmedikçe, acını paylaşmadıkça, korkunu bastırmak için olağan gücümle sarılmadıkça hiç bir şey geçmez... Hiçbir şey "gerçek" olmaz.
İnsanız biz. Robot değil...

Peki hadi diyelim ki dünya değişiyor ve farkındalık artıyor. Hepimiz anladık minicik gibi görünen ama aslında hepimize birer hediye olarak verilmiş şeylerin kıymetini.Üstelik ülkece değil, tüm dünya olarak. Ama yine de bir yerde içiniz sızlamıyor mu? Tüm bu olan bitene sadece bakmak zorunda olmak, beklemek ve her geçen gün küçülen dünyamıza daha da alışmak...

Uzaktan birinin hastalık ya da ölüm haberini aldığımızda bile içimiz acırken, şimdi her gün ölen sayısını kontrol ediyoruz. Kronik hastalığı olmayıp öldüyse üzülmekten önce korkuyoruz. Sonra insan olduğumuz aklımıza geliyor ve bu kez çok üzülüyoruz.

Ve koca bir dünya olarak sadece bekliyoruz... İçimizden şu cümleleri geçirerek... Ya sağlık çalışanları ne yapsın? Ya çalışmak zorunda olanlar... Ya eczacılar... Peki ya yaşlılarımız. Parası olmayanlar... Onlara da dertlenip iç çekip yine alıyoruz telefonu elimize... Belki bu kez bir önceki alışımızdan daha iyi gelir diye...

En kısa sürede her şeyin geçmesi ve herkesin birbirine kocaman sarılması dileğiyle....

21 Şubat 2016 Pazar

30'umu keşfederken...

Bir 30 dur gidiyordu ne zamandır. Daha 2 sene önce başlamıştım “30 oluyorum, eyvah!” diye… Çünkü 30’umda hayal ettiğim kadın değildim henüz. Gözlüğünü takmış, kalem eteğini giymiş… Topuklu ayakkabısının tıkırtısıyla otoparkta gıcır gıcır arabasına binip, işine giden jilet gibi bir kadın… İşin enteresan yanı, 30’a gelene kadar da öyle yaşamamıştım ki… Neden böyle bir hayal ya da model vardı kafamda… Bir çatı katı evim olmalıydı mesela… İlk sevgilim çatı katı evim var deyince, gözlerim ışıldamış, “Sanırım doğru yerdeyim!” demiştim bile. Sonrasında ise bana ilişkilerle ilgili çok şey öğreten, getirdiği kadar da benden tonlarca şey götüren bir ilişki olmuştu. Ee hani doğru yerdeydim? Ben doğru yerdeydim de adam mı yanlıştı? Ya da ben mi doğru kavramını yanlış tanımlamıştım… Tüm bunlar olurken ben medya sektöründe aşık atıyordum… Kalem etek ve topuklu ayakkabıya çok uzak bir sektörün içinde, saçımı yıkamaya zar zor vakit bulurken, televizyon için, insanlar akşamları izlesin diye o programdan o programa koşuyordum… Düzenini kurmak istediğim, hayal ettiğim hayatın çok uzağında dönüp duruyordum… Düzenli olan tek bir şey vardı… Düzenli bir düzensizlik haliJ Koşturmaca, ergenlik, akan deli kan, gece hayatı, kavgalar, aşkın en fırtınalı hali… EE bir dakika… Bu arada herkes bana “sen çok zeki bir kızsın!” diyordu… Madem zekiyim ne diye bu kadar çalkalanıyordum… Her şeyden önce bunca karmaşaya nasıl yetişebiliyordum… Varmak istediğim bir yer var mıydı? Yoktu… Ne sevgilimle evlilik hayalim vardı… Ne de işimde en tepelere yükselmek… Ben sadece o anı yaşıyordum… İçimden nasıl gelirse… Ama bana diyorlardı ki… Sevgilin yanlış…İşin yanlış…Sen zaten yanlışsın. Azıcık toplan…!
Bense yaptığım hiçbir şeyin yanlış olduğuna inanmıyordum ve yanlış kelimesini duydukça daha da koşuyordum… Nefesim yeter mi acaba diye düşünmeden… Sonra bir gün hoop o ışık hızı zamanlar bitti…İş gitti…İlişki bitti…. Bir ben ve ben kaldık…
Daha 22 yaşındaydım… 30 a epey vardı… Zaten 30 u düşünecek aklım da pek yoktu. Ee ama bu boşluk neydi… Ben ne yapmıştım? Üniversiteye gitmedim çalışmak için… Etrafıma hiç bakmadım inadına aşığım dediğim için… Kendime ait hiçbir şey oluşturmadım her şeye yetiştiğim için… Eee ben şimdi bu boşlukta ne yapacaktım… Gezmiştim de…Eğlenmiştim de… İçmiştim de… Şimdi… Başka ne yapılır bilmiyordum ki bu trafikte…
Ben de sustum…Küçücük kalmıştım çünkü içimde…Çocuk gibi… Ağlak… Korkan…Ürken…Sanki her şey yabancı gibiydi…
Puzzle yaptım ben de…Örgü ördüm…Ağladım..Bağırdım…Deliriyorum dedim…Yaşadığım şeylerin detayları değildi önemli olan..Tek bir şey hakimdi ben de…Korku…Ölesiye korkuyordum her şeyden…Herkesten…Sanki yeni doğmuşum gibi…Onca deneyimi yaşamamışım gibi…
Yaşamamıştım da… Yanlış dedikleri için ısrar etmiştim sadece… Kendim için yaşıyorum sanırken, başkaları için, başkalarına kendimi kanıtlamak için yaşamıştım onca şeyi… Ee ergenlik de biraz böyle bir şeymiş…Sonradan anladım…Zor oldu..Yıllar geçti..İlaçlar geldi,gitti…Ben toparladım…Ama 600 numara sildim telefonumdan…Sadece 2 kişi bıraktım hayatımda… Ve sadece tavla oynadım geceleri aylarca… İstemedim ama bekledim…Mecburen ruhum yenilenene kadar bekledim…
Sonra yavaş yavaş yeniden adım atmaya başladım… En son ruhumu hasta eden iş deneyiminden sonra- ki hasta edenin işin değil, benim yine başkalarının hayatını yaşamayı seçmemden kaynakladığını 30 umda anlayacaktım- iş toplantısında buram buram terleyip, kasılırken, içimden “mutsuz olursan, basarsın istifayı ve çıkar gidersin kızım!” diye geçiriyordum… Böyle başladığım iş en keyif aldığım 2.iş olmuştu sonraları… Düzen vardı… Mutluydum… Kadındım…İlişki yoktu…Özgürdüm… İlk topuklu ayakkabımı bile almıştım… Hatta sonraları sadece topuklu ayakkabı giyer olmuştum..İlaçlar hala vardı..Ama ben artık doktora gitmiyordum ve yıllarca kazandığım parayı doktora vermeyince bana çok para kalıyorduJ Allah’ım ben artık istediğim her şeyi alabiliyordumJ Hatta topuklu ayakkabı giymediğim gün, güvenlikler bana “hasta mısın?” diye sormaya başlamışlardıJ Ohh beeJ kendimdim benJ Özgür, istediğini giyen, kendine bakan, işini seven…
Sonra bir anda biri çıktı karşıma…Aslında önümdeydi de aylardır, en yakın arkadaşlarımıza şaka yapalım derken bir anda alışıvermiştik birbirimize… Aaa bir de benim eski manyak sevgilim gibi de değildiJ Dürüst..Nazik..Beyaz..Kirlenmemiş… Annemin ben ilkokuldayken serdiği temiz çarşaflarda uyuduğum Pazar günü uykuları gibiydi… Huzuru da bulmuştum…Demek eksiğim oymuş dedim…
Olmaz dediğim ilişki 4 sene sürdü… Ve ben ilk kez hayal ettiğim şeyi yaşamıştım… Biri beni görünce o’nu soruyordu… O’nu gören beni soruyordu… Biz el ele de yürüyorduk… İçince kendini de kaybetmiyordu… Beni kimselerden saklamıyordu da…Evet evet..Hepsi ilk ilişkimde yaşadığım şeylerde.. Yaaa dedim kendi kendime.. “Öğrenmişsin kızım bir şeyler”J
Ama her şey aynı anda olmuyordu… İlişki vardı da… İş gene düzenli olarak düzensizdi…Medya sektörü hep böyledirJ Suya yazı yazar çalışanlar… EE ama ben 30’uma yaklaşırken evlilik hayal etmemiştim ki… Şimdi hiç hayal etmediğim bir yola doğru gidiyordum… Ama benim ekonomik özgürlüğüm nerde… Aralıklarla kazandığım parayı işsiz zamanlarımda gıdım gıdım harcamak dışında bir çöpüm bile yoktu… Kaaç? 13 yıldır çalışıyordum… Düzenli düzensizlik hali aile de sorun olmaktan çıkmış artık yadsınmaya başlamıştı… Ama gel gelelim evleneceksen bu en büyük dertti… Ben işsiz kalıp bir adamla yaşamayı göze alamadım. O adam da ben işsiz kaldığımda bana bakmayı… Ve yine iş de gitmişti… İlişki de…Haydaaa…Döndük mü başa… Elimde kalan tek bir şey vardı… Çalışmaktan okuyamadığım üniversiteyi ayrıldığım erkek arkadaşım ve bir lise arkadaşımın yardımlarıyla son sürat okuyordum. Hem de her dönem yüksek onu belgeleri alarak.. Bitmesine çok az kalmıştı… İçimdeki bir eksik tamamlanacaktı… Zekiydim ama diyorlardı ki; “diploman olmadan olmaz!”
Tüm bunların arasında biten ilişkimin sonlarında karşıma çıkan ve 2 senemi ikili delilikle geçirdiğim bir adam daha vardı… Adam diyorsam hiçbirine saygısızlıktan değil… İçimden, kalemimden, yazarken öyle çıktığı için… Neyse… o adam da bu kez biten ilişkimin tam tersiydi… Tam da o anda ihtiyacım olan şeydi… Parayı, hayatı, sonrasını düşünmeyen.. Deli..Divane… EE niyeydi bu ikili delilik ozaman. Ne diye ben tam ortada duruyordum da ne eskiyi atıyordum kafamdan ne de yeniyi… Çünkü “kafamdaydı”… Bu kadar zaman sormadım ki hiç gönlüme… Sonra anladım ki… Ben onca şey yaşadım da, gönlüme, içime ne istiyorsun kızım diye hiç sormamışım ki… Sorsam her şey başka mı olurdu.. Bilmiyorum ki.. Belki de olması gereken buydu… Çünkü bizim yetiştiğimiz kültür hep etiketlerle, bilinenle, ortada dolaşan cümlelerle yaşıyordu. Herşey önceden yaşanmıştı.. Sen ne yoracaksın kendini.. Bak..okuyup, evlenip, çocuk yapan mutlu… Yooo bunu isyan ya da eleştirmek için söylemiyorum… Belki de doğrusu o dur.. Yaşamadım bilmiyorum…
Sadece her 30 una giren insan da hafif ya da ağır değişimler gibi ben de değişiyorum ve fark ediyorum. Herşey yaşında ve olduğu gibi, akışta güzel onu öğreniyorum… Zihninle değil, kalbinle düşünmeyi öğrenirsen “kendi yolunda” gidebileceğini öğreniyorum.. Tersini yaparsan yarım bıraktığın her şey peşinden gelir ve tamamlanır onu öğreniyorum. Hayal kurmak güzel.. Ama beklentisiz yaşamak sana tüm yolları açıyor ve karşına çıkan her şey de, hiçbir beklentin olmadığı için tam da o an da ruhunun ve vücudunun vermesi gereken tepkiyi verdiğini öğreniyorum.

İki kişi arasında kalırsan, aslında kendi içinde ikiye bölünmüşsündür onu öğreniyorum. Sen ne kadar plan yaparsan yap, yaşanacak neyse o yaşanıyormuş, onu öğreniyorum. Sakin kalmanın yaşla da çok ilgisi olduğunu ama sakin kalamıyorsan bile kimseyi kırmadan doğru cümlelerle kendi anlatabilmek de bir yolmuş, onu öğreniyorum… ve şuan bunu yazarken bile, hala kalbimle değil, beynimle yazıyorum bunu öğreniyorum.. Yaşadıklarındaki detaylar değil, hissettiklerin aslında aklında kalan ve ben burada hislerimden, öfkemden, korkumdan, kaygımdan, neşemden hiç tasvirlemedim onu öğreniyorumJ Farkında olmak değişmenin ilk ve en önemli adımıdır, onu öğreniyorumJ En önemlisi “kendinle yüzleşmeden, bastırdığın ne kadar duygun varsa, bir bir hepsini silkemeden, o beyin susmaz”… Zamanı geldikçe hepsini öğreniyorum…

23 Haziran 2015 Salı

KENDİMLE KONUŞUYORUM

Dur dur! Koşma hemen...Yavaşla...Onlar hep varlar...Onlar hep konuşurlar..Onlar hep var olabilmek için savaşırlar...Kendi halleriyle, oldukları gibi var olamadıkları için yorarlar...Bastırırlar...Uğraşırlar...Kendi içlerindeki kocaman boşluğu, seni tüketerek doldururlar...
Sende olan onlarda olmadığı için katlanamazlar. Bastırırlar da bastırırlar...
Sakin kalmak, beynini yormamak mümkün mü? Değil tabi...Ama koru kendini...Benzeme onlara...Onlara benzersen bir çocuğun kahkahasının ne denli keyif verdiğini göremezsin...Onlara benzersen kahvenin yanında gelen çikolatanın mutluluk verdiğini fark edemezsin...Onlara benzersen sen de başkalarını tüketerek beslenmekten kaçamazsın...Halbuki sen, sana yetersin...Seni görebilenler, kırmaktan çekinenler, inceliğini görebilenler sana yeter...
Diğerleri mi? Onlar tüketecek insan bulamadıklarında boğulmaya başlayacaklar zaten...Sonra ilahi adalet var...Sen bekle sabırla...
Başkasından aldığını kendinden başka bir şey vererek ödersin...Karşılıksız alışveriş olur mu hiç...Düşün mesela; para niye var? Bedelsiz eylem olur mu hiç...
Kendi yalnızlığını, kendi başarısızlığını kapatmak için senin üstüne basan insanlardan korkma...Onlar böyle yapıyor diye üzülme...İlla üzüleceksen onlara üzül...Çünkü aslında o karmaşada yardıma ihtiyacı olan sen değilsin, onlar...Ama onlara sen yardım etme...Bırak önce kendilerini fark etsinler..Çünkü kendilerinden başka kimse onlara yardım edemez...Tıpkı sana da kimsenin yardım edemeyeceği gibi...
O yüzden şimdi yavaşla...Dik dur ve sakince bak...Konuşmana bile gerek yok..."Ben böyleyim" de bakışlarınla...Ve sen onlara kendini anlatmaya çırpınarak değil, enerjinle, neşenle, adaletinle var ol...Savaşarak değil...Çünkü savaşın kazananı yoktur...Her iki tarafta kaybeder...Sadece bir taraf "daha çok şey" kaybeder...
Onlar kim mi? Patronun, çalışma arkadaşın, metrobüsteki adam, komşun, iş yerindeki güvenlik,.....Seni anlamadığını düşündüğün herkes...Hırsıyla, egosuyla, boş boğazıyla, dedikodularıyla, küçük oyunlarıyla, patavatsızlığıyla topluluk içinde yer edinmeye çalışan herkes...Bir giysiye bir hayvanın canından daha çok değer veren herkes... Tuvaleti de bir insanın temizlediğini unutup, "etrafına" sıçan herkes, herşeyi bildiğini sanıp başkalarını küçümseyen herkes, yangın çıkarıp yangından ilk önce kaçan ve dışarıdan içeridekilerin yanmasını zevkle izleyen herkes...Yani adil davranmayı, etiği, insanlığı, nezaketi, dürüstlüğü bilmeyen herkes...

24 Mayıs 2014 Cumartesi

İÇİM KIVRANARAK BAŞLIYOR HER GÜNE...

Her sözden anlam çıkarır olduk son zamanlarda...Bir küçük kelimenin ne çok değişik anlamı varmış ''bizim ülkemizde''...O yüzden yazıyorum bende şimdi içimden ne gelirse...Okuyan kendi çıkarsın kelimelerden hangi anlamı isterse...
Sahi ''bizim ülkemiz'' mi dedim demin ben...Bizim mi gerçekten...''biz'' dediğimiz kim ki?...Ne çok ayrıştık parçalara bölündük halbuki....Ama içimde bir çocuk yine de çığlık çığlığa...''Evet...''bizim ülkemiz'' hala'' diye bağırıyor...
İçim şimdi ağır bir yükün altında kalmış küçücük bir kelebek gibi...Gitsem....Bıraksam bir çırpıda her şeyi geride....Unutsam yok saysam...Mümkün mü?...Boşuna dememişler ki eskiler olmuşla  ölene çare yok diye....Olanda oldu....Ölende... Bize arkasından bakmak kaldı bir tek...İsyan ediyoruz içten içe...Bazense dillendirerek...Atıyoruz kendimizi sokaklara...Kavgalara karışıyoruz önce yüreğimizde, sonra diğerleriyle...
Ne değişiyor  ki...Öfkeler daha da artıyor her geçen gün...Karışıklık deseniz....Çözülmez bir gemici düğümü gibi...Ne lazım ki bize minnacık bir huzur koklamak için...
Cesaret mi?...Kimimiz cesaretli....Kimimiz yüreğinde her geçen gün artan korkuyla köşeye sinmiş çocuk gibi...
Hepsinin toplamında yüreğim ürkek, korkak...İçim memleket meseleleri kadar kıvranarak başlıyor her güne...
İleriye baksam gözlerim görmüyor yorgunluktan...
Bu araf zor şey dostlar...Bu güvensizlik zor şey dostlar...Bu ölümler çok acı dostlar...Bu bilinmezlik en ağırı dostlar....


29 Nisan 2013 Pazartesi

ÇOCUK...


Kalbimin kapısını usulca tıklattı çocuk...Açamadım...Çünkü ben bile onu dışarıda bırakmak için kilitlediğim kapının şifresini unutmuştum...Halbuki çocuk her ezberlerimi bozduğumda içimden gülümsemişti bana...Ben buradayım, sende gülümse dercesine....Kanıp ona, atardım kendimi sokaklara...Danslara...Dostlarımın yanına...Cumartesi sabahları, güneş odama dolduğunda yavaşça gerinip, çıkardım yatağımdan...İçime dolan enerji çocuktanmış meğer...O zamanlar anlamadım...Gün gelip, güneş yüzüme vurduğunda bile beni yataktan çıkarmaya yetecek enerjimin olmadığını farkettiğimde, işte o zaman o çocuğu anımsadım...İçimde bir yerlerde bir zamanlar fark etmeden canlı tuttuğum çocuğu...Anlamsız hayallerle yüzümü güldüren, ''yeteneklerini köreltme'', ''dilediğince yaşa'' diyen çocuğu...''Özgürlüğümün diğer adını''...

Hızlı koşardım eskiden...Arkama bakmadan...koşarken savurduklarımı anlamadan...Arkamda bıraktıklarıma aldırmadan...Herşey geldi geçti de, sandım ki ben koşarken çocukta yetişir bana...
Bir gün dönüp baktığımda hemen arkamda gülümser, hadi yeniden neşelen der...Ama küçücük ayaklarıyla yetişemedi bana...Kim bilir hangi anının içinde, hangi acının içinde kayboluverdi...Ve ben duymadım, kulaklarımı kapadım onun çığlığına...
Şimdi Cumartesilerim güneşsiz...Artık kendimi sokaklara atmak yerine eve kapatıyorum...Yeteneklerim kör oldu...Özgürlüğüm....İşte onu ruhumun derinliklerinde bile hissedemiyorum...Üzgünüm çocuğum....Kaybolacağını bilseydim gerilerde, daha yavaş atardım adımlarımı sen hep yanıbaşımda ol diye...

28 Ocak 2013 Pazartesi

ACINI ''YOK'' SAYMA(K)!


Gerçekleri görmemek için hasta ederiz önce ruhumuzu sonra beynimizi....Direniriz önce kendimizce ''yok olmuş'' her neyse hayatımızdaki...Ayrılık acısı yaşarız...Çevremizden şunları duyarız..''Zaten senin kıymetini bilmiyordu, daha iyisini bulursun, boşver onu, sen hayatına devam et. Senden kıymetli mi?''...
Değil elbette ki...Hiçbirşey insanın kendinden kıymetli olmamalı bu hayatta...Ne yaparsak yapalım bir gün hepimiz bir koltukta elimiz başımızda tek başımıza düşünürken bulacağız kendimizi...Ama acılar yaşandıkça azalır..''yok olanın'' ardından ''yok'' saydığın her neyse içinde birikir, öfkeden oluşan bir yumağa dönüşür...Sevinci nasıl doyasıya yaşıyorsak, kayıplarımızı, kızgınlıklarımızı da doyasıya yaşamak gerekli...
Çünkü yok saymak, ertelemektir...Yok saymak reddetmektir...Yok saymak beynin ve ruhun sana verdiği 'güvenli'' sığınaktır...İyi gelir önceleri...Uyuşturucu gibi...Sonraları ise...Üstünü muşambayla kapattığın her acının altındaki çukura kendin bu kez kontrolü kaybederek geri dönüp düşersin birer birer...
O yüzden ağlamak ayıp değil..O yüzden gözyaşı günah değil...
Her neyse isyanın bastırma!! Bırak içinde debelenip duran çığlık evrende yankılansın...Bırak gözünün ucunda duran bir damla yaş aksın...Aksın ki içindeki zehir boşalsın...
Yapmazsan tüm bunları...İşte o zaman beynin sana oyun oynamaya başlar...Gururundan ve egondan dolayı yenik düşmek istemediğin o acı başka bir yüzle çıkar karşına...Önce korkuların baş gösterir nedensiz...Sonra öfken seni ele geçiverir...Ve bir bakmışsın aslında yok sayarak yönettiğini sandığın kaybın, acın, isyanın seni ele geçirmiş..ve sen benliğini sarmış korkuyla artık kendi acını bile unutur hale gelirsin...Çünkü yok sayarak kaçmaya çalıştığın ''kendinin'' tam da içine düşersin...Ve anlarsın ki...Kendinle uğraşmak, kendi korkularında, kaygılarında, kontrolsüzlüğünde boğulmak, acını yaşamaktan çok daha zor...
o yüzden korkma acı çekmekten...Korkma gözyaşı dökmekten...Çünkü gün gelecek göz yaşında kuruyacak...Ve yavaş yavaş hayat yeniden seni kendi güzelliklerine çağıracak...
Çünkü yaşadığın ve kaybettiğin her şey, en kötüsü bile olsa ardından acı çekmeye değer...Senin emeğinle yoğrulmuş her şey ardından yas tutmayı hakeder...Ama unutma, acı ancak sonunda olgunluğu yakalayabileceksen güzel...Anlamlı ve özel...Zamanı gelince tutunduğun acıyı da özgür bırakmak gerek....Çünkü hayatta hiç birşey sonsuza kadar bizimle yaşamaz...Herşey bir gün biter, ya da gider...

16 Aralık 2012 Pazar

İSYAN DEĞİL, İMTİHAN...



Ellerim ısınmıyor sensiz...Hep soğuk, buz gibi...Kaygı diyorlar adına...Ama ben biliyorum...Yok ya ellerin yanımda...Avucumda avucunun sıcaklığı eksik...Ellerimde biliyor...Sen tutsan sımsıkı..Öpsen ellerimi usulca, ısınıverecek bir anda...İsyan etmiyorum...İmtihanmış adı.

"İsyanlardayım dedi. Hayır, imtihanlardaydı. Fark etseydi, kurtulacaktı.." (Hz. Mevlana)"

Burdan öğrendim...Onca imtihana girdim, şimdiki imtihanım senmişsin...Özlemin, yokluğun...
Ama sorular zor be sevdiceğim....
Soruyor hayat bana...
Üşüyen ellerin ısınır mı?
Özlemin biter mi?
Çok para kazansan yalnızsan eğer harcamaya değer mi?
Aldığın bir giysi ya da ayakkabı seni mutlu eder mi?

Ya anlamlar...

Senle gittiğim yerlere sensiz gitmek ne demek?
Senin kokun olmadan yürümek...
Hastalandığında, canın sıkıldığında, sinirlendiğinde kamyon dolusu, tüm dertlerini sende dindirememek...
Tüm bunlar ne demek?
Biliyorum cevabını...Tüm bunların anlamı anlamsızlık...Hiçlik, yokluk,boşluk...


Yinede kaybetmeyeceğim sınavı...Çünkü biliyorum eş zamanlı oluyoruz imtihanı...
O yüzden, senle gittiğim yerlere sensiz gidersem, yanımdaymışsın gibi hissedeceğim...Ve sen tekrar geri döndüğünde senle gelmek için kalbime not edeceğim...
Hastalandığımda naz yapmayacağım...Yapacağım tüm nazları sana saklayacağım...
Ve ellerim üşüse de sen gelene kadar yoksayacağım...
Çünkü biliyorum...Sen geldiğinde üşüyen ellerim, titreyen içim bir anda ısınıverecek...
Ve biz hep yaptığımız gibi, bu sınavı da beraberce geçeceğiz...
Onca uzaklığa ve zamana rağmen, birbirimize kenetlenmiş yüreklerimizle...